‘Sütçü’ ve odun!
Dün bizim gazetenin Pazar ekinde Süheyl Eğriboz’la ilgili güzel bir haber vardı. Nâm-ı diğer “Sütçü”; Yeşilçam âleminin en güzel dayak yiyen, daha doğrusu dayağı en iyi hak eden oyuncularından biriydi Süheyl Eğriboz. Cüneyt Arkın ağabeyimiz sinemada neyi temsil ediyorsa, “Sütçü” ağabeyimiz tam tersi; biri mert, öteki kalleş; biri yakışıklı, öteki kötü ve çirkin adam. Biri gerekmedikçe adam dövmez, öteki, “beni dövün, yok mu beni dövüp de rahatlatacak bir yiğit?” diye ortalıkta dolaşıp belâsını arar.
80 yaşındaymış! Halbuki ben onu hâlâ kötü yürekli pavyon işleticisi, karaktersiz mafya şefi bozuntusu patronunun emrinde sevenleri ayırmaya, mert ve yakışıklı delikanlıları dövmeye hazır 30 yaşlarındaki tahsilsiz ama bileği kuvvetli genç adam zannediyorum.
Sinemada yaşayan bir şey var, ilginç.
Yazının devamını okuyun »
Yaşasın tereyağı
Büyüklerimiz haklıymış! Onlar ki, ne zaman geleneksel damak tadlarının zararından, tehlikesinden, vücudunu tahrip ettiğinden dem vuran “sağlık haberleri” işitseler yüzlerini buruşturup, “peeh” mânâsına gelen bir mimik yaparak, “lâf bunlar; bildiğinden şaşmayacaksın; benim dedem yarım kuzuyu bir lenger pilavla gövdeye indirdikten sonra üstüne koca bir tepsi kadayıfı tek başına bitirir, cilâ niyetine de kadayıfın şerbetini lıkır lıkır içerdi de 90 yaşına kadar turp gibi sağlıklı yaşadı” derlerdi.
Biz inanmazdık, “ne de olsa doğru düzgün mektep-medrese görmemişler; geleneksel kültür aktarımı yoluyla eski kuşakların tekrarlayıp durduğu şeyleri bize satıyorlar” diye hissettirmeden küçümserdik onları.
Yazının devamını okuyun »
CHP kalsın; lütfen!..
Bakın şu işe; olacak iş mi? Öğretmen-Sen Genel Başkanı Yusuf Tanrıverdi, CHP’yi laiklik ilkesini ihlal ettiği gerekçesiyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na şikâyet ediyor. Başsavcılık da, “Çekilin aradannn, din de bizim, devlet de bizim, millet de bizim” afişini ciddiye alarak şikâyeti kabul ediyor.
Gerek matbuat âleminde ve gerekse ülkenin ciddi hukukçuları arasında böyle eften-püften sayılabilecek, mâsum bir afişi suç delili sayıp da CHP’nin kapatılabileceğine inanan bir ferd-i vâhid çıkacağını zannetmem. Şimdi bu cümlemden hareketle herhangi bir savcının, “bu adam adliyeye intikal etmiş bir dava hakkında ileri-geri konuşuyor, delilleri karartmaya çalışıyor, adalet cihazını tesir altına almaya çalışıyor” diyerek beni de sigaya çekmesini asla arzu etmem, öyle bir niyetim de yoktur. Sadece ve sadece, adam kıtlığında tarihçi sayılmak gibi küçücük bir imtiyazdan yola çıkarak, CHP’nin niçin kapatılamayacağı ve bu afişte yazılı şeylerin niçin suç unsuru sayılamayacağını tartışan bir nokta-i nazar sergilemek isterim; maksat; “hiçbir hakikat kalmasın Allah’ım dünyâda nihân!”
Yazının devamını okuyun »
Budur hikmeti
Millilik ile ulusalcılık arasında sözlük itibariyle fark yok gibi görünüyor; ikisi de kâğıt üstünde aynı kapıya çıkıyor; hakikat öyle mi?
Eski zannedilen kelimelerin yerine yenisini icad edip uydurarak dilde devrim yapabileceğimizi zannettik; bu gayretin âkıbeti dilin, çok vahim derecede anlam kaybına uğraması oldu. Kelime değil, anlam. Kelimeler ki her birinin kendine mahsus müzikal değerleri, baharat gibi kokuları ve tadları, kelebek kanadı gibi renkleri vardır ve cümle içindeki sıralanışlarıyla birbirinden farklı âhenk ve vurgulara zemin teşkil ederler; o yüzdendir ki Türkçe’nin temel anlam birimi tek tek kelimeler değil bütün bir cümledir.
Yazının devamını okuyun »
Boş havuza plonjon meselesi
Aşağıda okuyacağınız satırlar, 2007 seçimlerinden sonra Türkiye Günlüğü dergisinde yayınlanan, “2007 Seçimleri: Toplumun Bürokratik İktidara Resti” başlığıyla kaleme aldığım yazının “İlginç bir siyasi hikâye; ilginç bir çehre” adlı ara başlıklı kısmıdır.
***
2007 Seçimlerinin en dikkate değer çerçevelik konularından birisi, hükümette Başbakan yardımcı olarak yer tutan Abdullatif Şener’in şaşırtıcı tarzda yeniden vekil seçilmeyi reddetmesi oldu. Şener, hükümetin “siyasi nezaket” gereği yeni hükümet kuruluncaya kadar görevinde bulunması süresince bakanlıktan ayrılmadı fakat yeniden TBMM üyeliğine seçilmek için adaylığını koymadı. Bu tutum, iki şekilde yorumlandı: İlkine göre Şener, partisi içindeki genel gidişattan fena halde rahatsızdı; hükümetteki görevinde tenzil-i rütbeye uğrayıp yetkileri budanınca muğberleşti ve böylece AK Parti içinde yüzü batıya dönük, modern, liberal ve barışçı bir siyaset adamı olarak kaderini, partisinin kaderinden ayırdı. Pek rahatlıkla yeniden vekil seçilebilecek durumda iken parlamentodan uzak kalmayı tercih ederek bir siyasi fazilet örneği gösterdi; nitekim siyasetten sonra hemen üniversite hocalığına dönmek suretiyle idealizminin ve sadelikten hoşlanan şahsiyetinin icabını yerine getirdi.
Yazının devamını okuyun »
Yargıya saygı göstermeliyiz
Peşinen herkesi ikaz ediyorum: Yargıya saygı göstermeliyiz! Köylülükten çağdaşlığa geçmek için hiç gayret göstermeyip, kılını bile kıpırdatmayan kara kalabalıklar bunu anlasalar iyi olur. Yargıya güzelcene saygı göstermeli ve gerisine karışmamalıyız; bizim görevimiz budur.
Yargı kararlarının arkasına dolaşarak bürokrat tavlamaya kalkışmamalıyız. Hukuka uymayan işlerimizi yürütmek için küçüklü-büyüklü bürokratlara rüşvet vermemeliyiz, zaten almazlar. Böyle şeyler de görülmüş değildir zaten.
Seçim kazanamadığımız halde siyasi iktidar yapılarında borumuzun ötmesi için yargı kuruluşlarıyla, hâkimlerle el altından, kapı aralığından, pencere kıyısından özel ilişki ve ittifaklar kurmaya kalkışmamalıyız; beğenmediğimiz siyasi kuruluşlara karşı hiç de âdil olmayan kumpaslar kurmak için yargı mensuplarıyla ideolojik ve sempatik yakınlıklarımızı kullanmamalıyız. Ayıptır.
Yazının devamını okuyun »
Sağol be Cevat Hoca!
Elalemin kazandığı para, aldığı maaş ne sevimli bir dedikodu konusudur değil mi? Bu gibi hallerde, şimdi ebedi âleme göçmüş ve sağlığında pek şakacı konuşmalarıyla bizleri neşelendiren hocalarımdan biri, derdi ki,
- Yav kardeşim, kimsenin parasında pulunda gözümüz yok fakat niçin onların da o kadar parası var ki yani?
Tam o hesap; imdi bu fetvâya (!) sığınarak dedikodu yapacak değiliz elbette ama bazı meslekler var ki, bu meslek erbâbının yaptığı işle kazandığı para arasındaki alâka, benim gibi insanları ister istemez dedikoducu mevkiine düşürüyor.
Yazının devamını okuyun »
Polis aleyhtarı haberler niçin artıyor?
1 Mayıs arifesinden başlamak üzere bir ucunda bazı sendikaların, diğerinde hükümet ve İstanbul Valiliği’nin yer aldığı bir çekişmeye şahit olduk: “Biz Taksim’e çıkar 1 Mayıs’ı kutlarız”, “Zor kutlarsınız, Taksim yasak, istiyorsan Kazlıçeşme meydanı müsait” gibi sözlerin teati edildiği münakaşa, 1 Mayıs’ın “kazasız-belâsız” atlatılmasından sonra bazı basın organlarında polise yönelik sert tepkilerin görünür derecede artmasıyla sonuçlandı; bir hafta süreyle özellikle İstanbul polisi, orantısız hatta keyfî güç kullandığı ithamıyla şiddetli bir hücuma maruz kaldı.
Sonra bir başka gelişme daha oldu: Sağ cenahın eski tüfeklerinden bir gençlik örgütü başkanı, katıldığı bir TV tartışmasında hükümetin, 1 Mayıs günü İstanbul’da polisi kullanarak bir güç gösterisi yaptığını ileri sürdü.
Yazının devamını okuyun »
Kanatlı kedi meselesi
Tunceli’de görülen, hatta bir kısım vatandaşlar tarafından cep telefonu ile videosu da çekilen kanatlı kedi meselesi nedir?
Olayı çeşitli açılardan, muhtelif boyutlarıyla ele almadan sağlıklı bir sonuca ulaşamayız. Şöyle ki; Zooloji, yanii hayvan anatomisi ile uğraşan bilim dalı açısından kanatlı kedinin, genetik bozulmaya uğramış, eski dille “tereddî” etmiş bir vaka olduğu söylenebilir. Olaya konu olan kedinin, fotoğraflarından anlaşıldığı kadarıyla bir sokak kedisi olduğu göz önüne alınırsa sınaî ve özellikle tıbbî atıkların, ilgili yönetmeliklere uygun tarzda (bkz. hijyen bilimi) imha edilmeyip sağa sola atılmasının vahim sonuçlarından biriyle karşı karşıya olduğumuz da ihtimâller arasındadır; nitekim meselenin Zooarkeolojik (soyu tükenmiş hayvanlarla ilgili bilim dalıdır) açıdan sağlıklı bir irdelenmesi yapılmadan peşin yargıya varmanın sakıncasına dikkat çekmek isterim.
Yazının devamını okuyun »
Anneler ve kızları…
Aynı manzaraya şüphesiz büyük şehirlerin caddelerinde, sokak ve çarşılarında da rastlamak mümkün; uzun ve dikkat çekmeyecek renkte, genellikle ütüsüz, hayli bol bir manto var üzerinde; başı daima örtülü. Bazen boyalı basınımızın taktığı isimle “türban” ama ekseriyetle çene altından bir toplu iğne ile tutturulmuş geniş bir başörtüsü. Elinde ya bir pazar çantası, ya ucuzcu mağazalardan edinilmiş ucuz, zevksiz bir çanta.
Ayakkabısı en hafif ifadeyle bakımsız, boyası çoktan uçup gitmiş, şekli bozulmuş. Bol geldiği için her adımda ayaktan çıkmak istercesine sarsıldığı da oluyor; belki de aileden, komşulardan birinin eskisi…
Yazının devamını okuyun »

